Görünmeyen çatımız – İskeletimiz

İskeletimizi tanımlamak için kontrüksiyon sözcüğü daha uygun geliyor bana. Anlam olarak birden fazla parçanın bir araya gelmesi ile oluşan bütünü anlatır kontrüksiyon sözcüğü. Ama dilimizi kullanmanın güzelliği ile yola çıkarsak iç iskelet olarak tanımlamak tam yerine oturur. İskeletin dışı da mı olur derseniz, evet, canlılar aleminde dış iskelete sahip bir çok canlı da var. Varolduklarından bu yana genetik özellikleri değişmeden bu güne kadar gelen hamam böcekleri dış iskelete sahiptir.

Yüksek yapılı gelişmiş bir canlı olarak göremediğimiz ama varlığını her saniye hissettiğimiz irili ufaklı, uzun kısa yüzlerce kemikten oluşan iskeletimizin sağlıklı olması varlığımızın devamlılığını doğrudan etkiler. Bedensel sağlığımız ve bütünlüğümüz için iskeletimizi oluşturan kemiklerimizin önemini hepimiz biliriz. Ama sağlığını korumak için nedense pek fazla özen göstermeyiz. Çünkü populasyonun çok büyük bir yüzdesi sağlıklı bir iskelet yapısı ile doğar. Ancak iskeletimizin bir bölgesi ya da yaş ilerledikçe bütününde sorun yaşamaya başladığımızda onun sağlığı için özen göstermek aklımıza gelir. Ama ben süt içerim, yoğurt yerim söylemlerine yanıt vermeye girmeyeceğim şimdilik. Buradaki amacımız farkındalığımızı farklı bakış açılarından geliştirmek.

Önceki bölümlerimizde uzun uzun anlattığımız D vitamini ve kolajen var ya, aslında onlar kemik yapımızın oluşumunda oyun kuruculardır. D vitaminini sağlıklı kemiklerle özdeşleştiririz ama aynı kolajen gibi tek başına kemik dokusunun oluşumunda saha kenarındaki antrenörler gibidirler. Oyuncular sahaya çıkmazsa öylece bekler dururlar saha kenarında. Oyuncularımız ki bunlar kalsiyum, magnezyum, fosfor mineralleri ve K, B12 vitaminleridir. Ayrıca yedek kulübemizdekileri de saymalıyız. Çinko, potasyum, manganez, bakır, kükürt, silisyum mineralleri, C vitamini, B6, B9, A vitaminleride saha kenarında her zaman hazır bekliyorlar. Bir de genetik yapımız var tabi ki kemik dokumuzun oluşumu ve sağlığı için önemli bir faktör olarak. Ardından hormonal etmenlerimiz, çevresel etmenlerimiz, beslenme alışkanlıklarımız, zararlı alışkanlıklarımız iskeletimizin sağlığı ve bütünlüğü için önem taşıyan unsurlardır.

Kemik yoğunluğumuzun neredeyse tamamını yani yaklaşık % 90’ını 20’li yaşlara kadar oluştururuz. 18-35 yaş arası kemik yoğunluğumuz doruk noktasındadır. Kemik yoğunluğumuzun oluşumuna genetik yapımız oldukça etki eder. Yaş ilerledikçe kemik yoğunluğumuz azalmaya başlar. Sorunumuz kemik dokumuzun azalmasından daha çok yeni kemik dokumuzun oluşması için gerekenleri vücudumuza yeterince sağlayıp sağlayamamız olmalıdır.

Sadece D vitamini ve kalsiyum ile de biz bu işi halledemeyiz.

İçtiğimiz gazlı içeceklerin kanın pH değerini arttırmasından dolayı eğer yeterli miktarda su içmiyorsak, kanımız asit seviyesini tamponlamak yani dengelemek için kemiklerden kalsiyum geri emilimine başlar. Böylece sadece midemize zarar verdiğini düşündüğümüz gazlı içecekler gizli kemik erimesi ajanları olarak çalışır. Kemik dokumuz her yaşta sürekli bir yapılım ve yıkılım halindedir durağan bir halde değildir. Canlı organizmalarda durağan dönem başladığında ölüm gerçekleşir. Doğru egzersiz ve beslenme alışkanlıkları ile 30’lu yaşlardan sonra da kemik yoğunluğumuzu % 2 arttırabiliriz.

Osteoblast hücreleri yani kemiği oluşturan hücreler kemik dokuda minerallerin yerleşeceği matriksi oluşturur. Mineraller dokuya yerleşince devreye diğer kemik hücreleri yani osteoklast hücreleri girer ve yıkılım başlar. Bu hayat boyu süre gelen bir döngüdür.

Sorun yaş ilerledikçe yıkılan doku yerine aynı hızla yenilerinin yapılamamasıdır.

Yani osteoklast hücrelerinin çalışma hızına osteoblast hücrelerinin çalışmasının yetişememesidir. Doğanın kanunu olarak kronolojik yaşlanma yapılım olaylarının azalmasına ve yıkılım olaylarının hızına yetişememesine yol açmaktadır. Amacımız sağlıklı bir yaşam sürmek olduğundan yıkılım olayları ile yapılım olaylarınının dengede olmasını sağlamaktan ibarettir. Ee yaş ilerledikçe denge bozuluyorsa biz de yaşam tarzımızı ve farkındalığımızı arttırarak dengeyi oluşturmaya odaklanmalıyız.

Kemik dokusunun temelini, tabanını organik doku yani kolajen matriks oluşturur. Bu matriks; kolajen Tip II kolajen, hyalüronik asit, glükozamin, kondroitin elemanlarından oluşur. Matriks inorganik maddeler yani mineraller için depo alanı oluşturur. Kalsiyum, fosfor, magnezyum bu alanda üst üste birikir. Kemik dokusunun esnekliğinide organik moleküllerin oluşturduğu bu matriks oluşturur. Kemiğin sertliğini de mineraller oluşturur. Kemikler kolajen liflerine bağlanmış minerallerden ve kalsiyum tuzlarından oluşur. Yani sadece D vitamini ve kalsiyum yetmez demiştik. Kemiğin ana dokusu olan kolajen matriks sağlam olmalıdır.

Matriks yapısı sağlam değilse kalsiyum tek başına işe yaramaz. Kemik sağlığımızı ölçmek için kemik dansitometresi ölçümü yaptırırız. Amaç kemik erimemiz hakkında bilgi edinmektir. Kemik erimesi yani osteoporoz hakkında bilgiye bu testle ulaşamayız. Gerçek bir osteoporoz ölçümü değildir bu. Çünkü sadece kemiklerimizdeki mineralizasyonu ölçen bir testtir. Artık biliyoruz ki kemik sağlığımız sadece mineralizasyon değerlerinden ibaret değildir. Kan testleri de sadece mineral açısından değerlendirme yapar.

Ama hem kolajen matriksi hem de kemik mineralizasyonunu ölçen yani kemik dokumuzun kaybını bize hem organik hem inorganik düzeyde ölçebilen bir tetkik henüz yok.

Olmayacağı anlamında değil bu tabiki. Umarım bir yerlerde deneme aşamasındadır ve yakında duyarız. Osteoporozun artık günümüzdeki nedeni mineralizasyon eksikliği değildir. D vitamini ve kalsiyum, magnezyum takviyeleri tabiri caizse havalarda uçuşuyor. Asıl neden organik madde yıkımının sonucunda ihtiyaç duyulan organik maddenin yani kolajenin yerine aynı hızla konulamamasıdır. Yani net anlatımla kollajen yapımı bozukluğudur.

Kemik bütünlüğünü sağlamaktaki amaç kemik yıkımının engellenmesi değildir kolajen yapımının devamlılığının sağlanmasıdır. Çünkü yapılım ve yıkılım olayları canlılığımızın devamının bir sonucudur. Engelleyemeyiz, sadece aralarındaki dengeyi korumaya yönelik çabalayabiliriz.

Kemik yoğunluğunun arttırılmasına yönelik bir çabamız da günlük yapılabilecek yürüme gibi aktivitelerdir. Ama abartmamalıyız. Yürüme, koşma, ağırlık kaldırma gibi egzersizler eğer abartılmaya başlanırsa tam tersi bir etki ile kemik erimesini hızlandırır. Çünkü kemik dokusundan demineralizasyona yani mineral geri emilimine neden olur. Çünkü kalsiyum kas kasılması için gereken çok önemli bir mineraldir. Osteoproz yani kemik erimesi daha çok yaşa bağlı gelişen bir kemik doku kaybı türüdür.

Kemiklerimiz kars gravyer peyniri gibi boşluklarla dolu bir görünüm alır. Kronolojik yaşın ilerlemesi başta olmak üzere farklı nedenlerden dolayı da gelişebilir.

  • Kadınlarda menopoz öncesi ve sonrasındaki hızlı östrojen kaybı osteoporozun baş aktörüdür.
  • Erkeklerde de androjen eksikliği osteoporoz nedenidir.
  • Bir de osteopeni vardır. Daha genç yaşlarda görülen ve osteoporoza giden yolu hızlandıran düşük kemik yoğunluğu olarak tanımlanabilir. Özellikle BKI düşük olan yani yağ yüzdesi düşük olan bireylerde ve özellikle kadınlarda daha çok görülmektedir.

Yağ yüzdesi kadınlarda % 18 altına düşerse östrojen üretimi azalır ve kemik yoğunluğu azalabilir. Ağırlığın BKI artması kemiklerimizin güçlenmesini sağlar ve yağ hücrelerimizce üretilen östrojen de kemiklerimizi korur. Osteoporoz, osteopeni derken bir de osteomalazi vardır ki kemik yumuşaması diyebileceğimiz bu durum yetişkinlerde görülen ağrılı, sızılı ve kolay kırılabilen kemiklerle tanımlanabilir. Raşitizm dejenarasyonunun hepimizin okul derslerinden bir çok kez duyduğu eğri bacak, parantez bacak olarak karakteristik bir görünümü vardır.

Sonuçta hangi yaşta olursa olsun ve ne isim verilirse verilsin, kemik dokusu kaybı iskeletimizin bozulmasına neden olur. Bu da vücudumuzun yapısının bozulmasına, hastalanmasına, ağrılarla ve sızılarla yaşamımızı devam ettirmeye çalışmamıza neden olur. Osteporozun belli başlı bilinen birçok nedeni vardır. Aşırı sodyum alımı bunlardan biridir. Sodyum ve kalsiyum böbreklerde emilimde rekabete girer ve parathormon salgılanmasına sodyumun etkisinden dolayı kalsiyum kaybedilir. Aşırı kahve ve alkol tüketimi de kalsiyumun geri emilimine yani demineralizasyona neden olur. Bazı hastalıklarda kullanılan kortizon bazlı ilaçlarda kemik erimesini hızlandırır.

Otoimmun hastalıklar, böbrek hastalıkları, uyku bozuklukları, bağırsak florası bozuklukları, omega 3 / omega 6 dengesinin bozulması, daha önce saydığımız vitamin ve minerallerin eksiklikleri, proteinden yetersiz beslenme, hareketsiz yaşam tarzı, hatta insulin direnci dahi kemik erimesine yol açan etkenler arasında sayılıyor. İskeletimizin sağlam kalması için sadece vitamin ve minerallerin yeterli olmadığını, kolajen sentezinin de aktivite edilmesinin gerekliliğini her zaman hatırlayarak, lastik gibi esnek kaya gibi sağlam kemiklerimizle sağlıkla kalalım.

Sağlıkla kalın sağlık aşkına.  

Yorum bırakın