Günlük beslenmemizin vazgeçilmezlerinden biri de tuzdur. Yanlış duymadınız evet tuz. Beyaz zehir olarak isimlendirilen tuz.
Aslında simyacılar su, hava, toprak ve ateşten sonra beşinci element olarak da adlandırırlar tuzu.
İnsan bedeni temel iki inorganik maddeden oluşur aslında. Su ve tuz. Tuz eski çağlarda altın kadar değerliydi ve eski medeniyetlerde beyaz altın olarak isimlendiriliyordu. Tabii o zamanlarda bizlere bugün tuz diye yutturulan rafine tuz değil, gerçek tuzdan bahsediliyordu.
Bugün market raflarında kendine yer edinen rafine edilmiş tuz yani sofra tuzu yalnızca sodyum klorürden ibarettir. Hücreler için bir zehirdir. Beyaz altın diye isimlendirilen tuz ise doğal kristal tuzdur. Tarihteki en büyük askeri yollardan biri Roma’ya uzanan Tiber Nehri üstünde bulunan tuz fabrikalarına, tuz getirmek için inşa edilen yoldur.
Bu yola ‘Via Salaria‘ ismi verilmiştir ve halen günümüzde kullanılmaktadır. Romalı askerlere de ayrıca maaş ödemesi tuz ile yapılırdı. Günümüzde ingilizce kökenli maaş anlamına gelen ‘salary‘ kelimesinin kökeni de buradan gelir.
Tuz tarih boyunca çok önemli bir madde olmuştur. Tuz kelimesi latince ‘Sal’ kelimesinin asıl kökeni ‘Sol’ kelimesinden gelir. ‘Sol’ kelimesi de tuzlu su çözeltisini tanımlayan ‘Sole‘ kelimesi ile eş anlamlıdır. ‘Sole’ kelimesi mitolojik anlamıyla ‘sıvı halindeki güneş ışığı‘ olarak tanımlanabilir. Gerçek tuz yani kristal tuz, insan bedenini oluşturan element ve mineralleri içinde barındıran tuzdur.
Diğer bir deyişle doğada varolan tüm doğal elementlerin bütünlüğüne kristal tuz diyoruz. Tuzun da aynı su gibi kendine has belirli bir kristal yapısı vardır. Tuzun üç boyutlu yapısı kübiktir. Sodyum ve klor atomları kristal bir kafes üzerinde, belirli bir kurala göre dizilirler. Bu iki atomu yani sodyum ve klorü birbirine bağlayan enerji photonen denen, güneş ışığı enerjisidir. Bu kristal yapı doğadaki diğer kristal yapıların aksine suda kolayca çözünür. Tuz, su ile karşılaştığında; sodyum ve klor atomlarını birbirine bağlayan enerji bağları çözünür ve suya geçer. Kristal tuzun yapısında sodyum ve klordan fazlası vardır.
Sodyum klorürün işlevini gerçekleştirebilmesi için doğal rakipleri olan potasyum, kalsiyum, magnezyum ve diğer tüm element ve minerallere ihtiyacı vardır. Gerçek kristal tuzun kübik yapısı içinde bu mineraller ve elementler bulunur.
Kristal tuzlar, dünyanın evrimi sürecinde 250 milyon yıl önceki permian döneminde oluşmuştur. Kara parçalarının arasında kalan doğal tuzlu sular kurumuş ve depremler ile üstüne yığılan kara parçalarının, oluşturduğu yüksek basınçla, doğadaki diğer element ve minerallerle birlikte kristalleşmiştir.
Yani, elementler yüksek basınç altında binlerce yılda kristal tuzun kübik, kafes yapısında depolanmıştır. Günümüzde bu doğal kristal tuz yatakları, Asya kıtası ile Hindistan yarımadasının birleştiği Himalayalar bölgesindedir. Doğal tuzda bulunan elementlere vücut az miktarda ihtiyaç duysa bile, bu elementler vücutta önemli işlevlere sahiptir. Kanımız tıpkı eski denizler gibi, % 1 oranında sole çözeltisi ile aynı özellikleri taşır. Parmağımızı kestiğimizde refleks olarak ağzımıza götürmüşüzdür. Aldığımız tadı hatırlayalım. Tadını aldığımız şey soledir.


Damarlarımızda dolaşan bu sole, yer çekimi ve kaldırma gücü sayesinde neredeyse 90,000 kilometre boyunca akar ve bedenimizin dengede kalmasını ve kendini sürekli olarak yenilemesini sağlar.
- İnsan vücudu yaklaşık % 3.5 tuz içerir.
- Dünyadaki denizlerin tuzluluk oranı da ortalama % 3.5 kadardır. Bazı denizlerde % 1 ya da % 7 tuzluluk oranlarına rastlasak da ortalama rakam % 3.5’dir; kanımız ve hücresel sıvılarımız ile aynı tuzluluk oranına sahiptir.
Keltçe ‘Hall’ kelimesinde, şifa anlamına gelen ‘Heil’ ve titreşim anlamına gelen ‘Schall’ kelimeleri gizlidir. Keltçe titreşim anlamındaki bu ‘Hall’ ve ışık anlamındaki ‘Lit’ sözcükleri, titreşimli ışık anlamına gelen ‘Halit’ olarak bilinir. Mükemmel yapıya sahip kristal tuzlara işte bu isim verilir. Eski çağlarda kristal tuzu sadece asiller kullandığından ‘Kral Tuzu’ diyede adlandırılırdı. Bu yazdıklarımız kesinlikle ilk çağlarda bilinen ve beyaz altın denen kristal tuz için söylenebilir.
Bugün dünyada kullanabileceğimiz üç çeşit tuz elde edilmektedir.
- Birincisi deniz suyunun kurutulması ile elde edilen deniz tuzu.
- İkincisi , dünyanın belli bölgelerinden insan gücü ile çıkarılan kristal kaya yani halit.
- Üçüncüsü, endüstriyel ihtiyaçlar doğrultusunda kaya tuzunun ya da deniz tuzunun rafine edilmesi ile elde edilen saf sodyum klorür yani sofra tuzu.
- Sanayileşme ile birlikte doğal tuzun içeriği sodyum klorüre indirgendi.
- Sodyum klorür ise artık bizim için beyaz zehirdir.
Endüstriyel olarak bu dönüşüm neden yapılmıştır? Sorumuz bu. Çünkü, dünya genelinde üretilen tuzun % 93’ü tamamen endüstriyel amaçlar için kullanılmaktadır. Sodyum klorür sayesinde her tür kimyasal işlem kolaylıkla gerçekleşmektedir.
Soda, deterjan, cila, plastik, cam, kağıt, deri, boya, pvc gibi maddelerin yapımı için endüstriyel olarak üretilen tuzun % 93’ü, % 5-6’sı ise ekmek dahil gıda maddelerinin raf ömrünü uzatmak için kullanılır.
Özellikle konserveleştirme işlemlerinde mutlaka kullanılmaktadır. Günümüzde neredeyse sodyum klorür içermeyen hazır besin yok gibidir. Geri kalan yaklaşık % 1’lik kısmı da sofralarımıza servis yapılır. Yoksa yazık ziyan olup atılacaktı.
Bir de monosodyum glutamat denen çok bilinen ismiyle çin tuzu var ki yanında sodyum klorür masum kalır. Gelelim sofralarımızdaki tuzluk içinde bulunan bembeyaz, su gibi akışkan, bize tuz diye satılmaya çalışılan, endüstriyel çalışmaların artığı olarak kalmış, ziyan olmasın diye raflara süslenip konulmuş sofra tuzumuza yani sodyum klorüre. İçine eklenen iyot, flor gibi halojen maddeleride unutmayalım. Bedenimiz gıdalara sonradan ilave edilen iyot ve flor gibi maddeleri sindirebilecek sisteme sahip değildir.
Bu maddelerin rastgele kullanılmasının kansere neden olduğu yapılan araştırmalarla belirlenmiştir. Ayrıca sofra tuzunun akışkanlığının sağlanması için alüminyum bileşikleri de eklenmektedir. Alüminyum hidroksit akışkan olması için, alüminyum silikat nem tutması için, beyazlaması içinde hidrojen peroksit eklenir ki biz kadınların kuaförden bildiği toksik bir maddedir, saçların renginin açılması için kullanılır. Ayrıca titanyum dioksit, siyanür bileşikleri, kalsiyum karbonat, magnezyum karbonat, alüminyum hidroksit gibi maddeler de eklenmektedir.
Endüstriyel olarak çok fazla miktarda gereken tuz, birçok endüstri ülkesinde tuz makinalarıyla ya da patlayıcılarla çıkartılır. Yabancı maddelerden, topraktan, istenmeyen maddelerden ayırmak için rafine işlemi gerçekleştirilir.

- Rafine işlemi sırasında 600 santigrat derece civarı çok yüksek ısı kullanılır. Bu suni işlemlerden geçerken yapısındaki tüm doğal mineraller bozulur.
- 50-60 derecenin üzerine çıkıldığında tuzun yapısında varolan minerallerin yapısı bozulur.
- Artan tuzun %1’lik miktarını da sofralarımıza kazandırmak için; başta alüminyum bileşikleri olmak üzere vücut üzerindeki toksik etkilerini umursamadan ekleyip, işlemden geçirip market raflarına dizerler.
- Alüminyum sinir sistemimiz için toksik bir maddedir. Alzheimer hastalığının başlıca sebeplerinden biri olduğu kesinlik kazanmamakla beraber söylenmektedir.
Alzheimer hastalarının daha sonradan incelenen beyin dokularında 20-30 kat daha fazla alüminyum bileşiklerine rastlanmıştır. Sonuçta bu madde vücut için ağır metaldir ve vücutta birikmesi tehlikelidir.
Sofra tuzu, içine bir çok toksik madde katılmış sodyum klorürdür. Buna karşılık gerçek kristal tuz diğer adı ile ‘halit’ kristal tuzların pırlantasıdır ve yaşamımızın sağlıklı devamı için gereken bir besin maddesidir.
Dr. Bloch 1963’te “İnsan bedeninin kimyasal ihtiyaçları kandaki tuz yoğunluğunun sabit olmasını gerektirir. Beden, yeteri kadar tuz almazsa hormonal bir mekanizma bunu idrardaki ve kandaki tuz salgılanmasını düşürerek telafi eder. Ama bu miktarı sıfıra indiremez.” demiştir. Yani, tuz vücuttan az da olsa atılmaya devam edilmektedir.
Tuz eksikliği hastalığa yol açar. Hastalık da tuz eksikliğine yol açar.
Bu baş aşağı giden bir sarmal gibidir. Böbreklerimiz yaşımıza, cinsiyetimize göre günlük 5 gr ile 7 gr kadar sofra tuzunu dışarı atabilir. Kısaca günlük ihtiyacımız olan tuz miktarı da bu kadardır. Uzmanlar günlük 5 gr ile 6 gr dan fazla tuz tüketilmemesini tavsiye ederler. İşlenmiş besinlerle zaten bu miktarın yarısını alırız.
Beden kendisi için zararlı bu maddeyi dışarı atabilmek için, 1 gram tuza karşılık 23 katı suya gerek duyar.
Bir gram sodyum klorür vücutta 200-250 ml su tutar. Daha doğrusu vücudumuz kendisini korumak için fazla tuzu, su molekülleri ile sarmalayarak zararsız hale getirmeye çalışır. Eğer yediğimiz tuzu süzecek kadar su içmeksek gereken su, hücre içi ve hücre dışı suyundan temin edilir. Böylece dehidrasyon başlar. Tuzlu yediğimizde daha fazla su içmemizin nedeni hormonal olarak, bedenimizin kendisini düzenlenmesi ve beyne giden sinyallerle daha çok su içmemizi sağlamasıdır.
- Suyumuz içmeksek ya da yediğimiz tuz miktarını arttırdığımızda içtiğimiz suyu arttırmazsak , beden kendini korumak için başka yollara başvurur. Çünkü, müthiş bir biyoteknolojik tasarım harikasıyız.
- Eğer vücudumuz fazla tuzu dışarı atacak kadar su bulamazsa, beden tuzu yeniden kristalleştirir. Evet, doğru duydunuz kristalleştirir ve atamadığı fazla tuzu depolar.
- Bunun için de fazla yemek tuzunu hayvansal proteinlerle birleştirir.
- Proteinlerin parçalanması sonucu oluşan ve henüz vücut dışına atılmamış ürik asit ki kan tahlillerinden adını hatırlarız, sodyum klorür ile birleşerek kemik ve eklem bölgelerine yerleşip iğne gibi kristaller oluşur.
Sonuç, romatizma, artrit, artroz, gut hastalığı ki Osmanlı’da padişahlarının çoğu bu hastalıktan muzdaripti. Yeniden kristalleşme süreci bedenimizin su ve tuz dengesini koruyabilmek için yaptığı acil bir eylem durumudur. Vücudun, kötünün iyisini seçmesinden başka bir şey değildir. Ve bu uzun vadede vücudumuzda devam ettiğinde beden daha da zehirlenir.
İnsanların aşırı miktarda tuz tüketmelerine rağmen tuz eksikliği altında yaşadıkları bilinmektedir.
Bunun nedeni de sofra tuzunun sadece sodyum klorür içermesinden dolayı vücuttan atılmasının zorunlu olmasıdır. Rafine edilmiş tuz vücudumuzda doğal dengesini bulabilmek için beraber çalışacağı karşı elemanlarını arar. Yani halit adı verilen kristal tuzun yapısında bulunan mineral ve elementlerini arar. Ayrıca rafine edilirken eklenen vücudumuzun tanımadığı bileşikler de vücuttan uzaklaştırmalıdır. Modern yaşamda gereğinden fazla tuz tüketmemize rağmen, giderek daha genç yaşlarda tansiyon hastası olmaya başladık.
Tansiyon kronik dehidrasyon belirtisidir ve fazla sofra tuzunun vücuttan atılmaya çalışılmasının bir ürünüdür.
Denklem çok basit değil mi? Tuzun atom yapısı tamamen elektriksel olduğundan, bedenimize giren tuzun metabolize olmaya ihtiyacı yoktur. Yani vücut tarafından kullanılmak için işlenmeye ihtiyacı yoktur.
- Tuz, her zaman su ile çözündüğünde sole olarak bedende kullanılmaya hazır hale gelir.
- Tuz, su ile çözünmeden hücrenin zarından içeri giremez.
- Bedenimiz gün boyunca su ile beraber vücudumuzdaki tuz oranını dengelemeye çalışır.
- Biyolojide osmoz dediğimiz bu olay canlılığın devamı için çok önemlidir.
- Osmoz olayında tuzun tek destekçisi sudur.
- Amaç hücre içi ve hücre dışı sıvılarda asit:baz dengesini sağlamaktır.
Sonuçta dönüp dolaşıp geldiğimiz yer; iyi su ve kristal tuzun bilinçli kullanımı ile sağlıklı yaşam sürecimizi uzatmak bizim sorumluluğumuzdur.
Sağlıkla kalın, sağlık aşkına!

