Şifacınız sizsiniz

Susuz kalmayı anlamak çok daha sağlıklı hale gelmemizi ve kendi şifacımız olmamızı sağlayacaktır.

Dr. Fereydoon Batmanghelidj

Suyumuzu düzenli olarak ve içmemiz gereken zaman aralıkları ile tüketmeliyiz ki amacımıza ulaşalım. Amacımız belli. Vücudumuzun içinde biriken toksik maddeleri uzaklaştırmak, dolaşımımızda yeterli miktarda su bulundurmak ve sağlığımızı koruyabilmek ki günümüzdeki en zor işlerden biridir bu. Vücudumuzun olumsuz koşullara dayanma ve adapte olma becerisi çok yüksektir. Vücut, beslenme ve su yetersizliğine uzun süre dayanabilir.

Sorun, açlık ve susuzluk duygusunun birbirine sıklıkla karıştırılması sonucunda, her iki çağrıya da açmışız gibi yanıt verilmesidir. Bu durum zaman içinde süreklilik kazandığında artık susuzluk hissi eskisi kadar baskın hissedilmez. Zamanla kronik dehidrasyon, kalıcı ve normal bir hale gelir. Çünkü insan vücudunda dehidrasyonda kullanılacak bir su deposu yoktur. Günlük ve düzenli olarak suyumuzu tüketmeliyiz. Tüketmezsek ilk belirti olarak kupkuru bir ağız ve çatlamış dudaklara sahip oluruz. Ama bu çok akut bir belirtidir.

Susuzluğun kronik ve asıl belirtisi ağrılardır. Dehidrasyonun ilk evrelerindeki ağrı genellikle baş ağrısıdır. Çünkü en fazla su oranına sahip olan beyin, susuzluktan ilk etkilenir. Sorunlu olan bölge neresi ise ağrı ile bize haber verir. Ağrı vücudumuzda bir şeylerin yolunda gitmediğinin belirtisidir. Olumsuzluklardan beynin haberdar edilmesidir. Bu duruma genel anlatım ile hastalık diyoruz.

Hastalık nedir? Aslında vücudumuzun kronik kurumaya ayak uydurmasıdır.

Açıklama basit geldi değil mi? Aslında basit. Modern tıp ise bize tüm ağrılarımızı hemen ortadan kaldıracak ve kolaylıkla ulaşabileceğimiz çeşit çeşit ağrı kesicileri sunar. Pratik, konforlu, hızlı ve tembel işi çözüm.

Çünkü içinde bulunduğumuz dönemde tıp, genel olarak koruyucu değil tedavi edici tıp olarak hizmet vermektedir.

Yeterince bilgilendirilmediğimiz ve aydınlatılmadığımız için güçlü susuzluk sinyallerini yine güçlü kimyasallar ile baskılarız. Oysa suyun birincil ilaç olarak kullanılması için hiç bir doktor onaya ihtiyaç yoktur.

Su vücudumuzda bulunan denizleri oluşturur. Bedenimizde iki büyük deniz vardır. Birincisi tüm hücrelerimizin içinde yüzdüğü denizdir. Evet, hücrelerimiz tuzlu su içinde yaşar. Tüm hücrelerimizin etrafı tuzlu su ile çevrilidir. Ve bu deniz durağan bir yapıda değildir. Sürekli bir sirkülasyonu vardır. Yoksa hücrelerin dışarı attığı artıklar, bu hücre dışındaki denizde birikir ve çürüme başlar. Filmlerde izlediğimiz terkedilmiş havuzlardaki gibi korkunç bir durum gelişir.

En basit anlatımla filtreleme sistemimizi çalıştırmak için su tüketmeliyiz. Denizin temiz kalması için düzenli olarak su içmeliyiz ki hücre dışındaki denize atılmış atıkları, su ile taşıyıp böbreklere gönderelim, idrar oluşturalım, vücudun dışına atalım. Su, sirkülasyonu sağlayabilecek tek maddedir. Bedenimizdeki ikinci deniz ise hücrelerimizin içindeki denizdir.

Hücrelerimizin içi mükemmel bir fabrikadır. 7/24 çalışır sürekli yapar, yıkar. Ya da tam tersi. Tabiiki bir yığın atık madde oluşur. Hücrelerimizin içini mutfağımız gibi düşünelim. Bir şeyler pişirirken çıkan çöpleri düzenli olarak atmazsak bir süre sonra mutfak kötü kokmaya başlar. İşte hücre içinde oluşan çöpler ki toksik madde dediğimiz bu maddeleri; su ile hücre dışına, oradan da yine su ile taşıyarak atılması gereken organlara ulaştırmalıyız. Yok illa ki idrarla değil. Terleme ile derimizden, solunum yolu ile de akciğerlerimizden de maddeler atılır. Ama genel kural, atıklar nerede atılacaksa oraya kadar su ile taşınmasıdır. Bedenimizdeki tüm bu yapılım yıkılım olayları sırasında açığa çıkan maddelerle, hücre içi ve dışındaki ortam asit hale gelir.

Asit ne hepimiz biliyoruz. Son derece yakıcı ve canlılar için zararlı hatta öldürücü olabilecek bir maddedir. Vücudumuzda yediğimiz, içtiğimiz, soluduğumuz her an asit üretiyoruz. Bedenimiz rakamsal olarak belirli bir asit aralığına dayanabilir. Sonrasında yaşam tehlikeye girer.

Asit:baz dengesini — ki biyolojide ph değeri diyoruz — kısaca ve olabildiğince basit açıklayacağım.

  • 7 rakamı nötr sıvılar için kullanılır. Yani ne asittir, ne de bazdır.
  • 7 rakamından aşağıya doğru inen rakamlar ortamın asit olduğunu belirtir. Örneğin, gazlı içeceklerin ph değeri yaklaşık 3-3.5 kadardır. Kahvenin ph’ı 5, çayın ph’ı 5.5’dir. Rakam ne kadar küçük ise asitlik değeri o kadar kuvvetlidir. 
    • Mide sıvımızın ph’ı vücudumuzdaki en yüksek ph’dır, rakamsal değeri 2-3 civarındadır. Yani, mide sıvımız çok asidik bir değerdedir.
  • 7’den yukarı çıkan rakamlar ortamın bazik olduğunu ifade eder. Örneğin, kanımızın ph’ı 7.4’tür.
    • Dolayısı ile vücudumuzda hücre içi ve hücre dışındaki sıvılar da aynı ph ya sahiptir.
    • Bu rakam korunması gereken hayati bir rakamdır. İşte, düzenli aralıklarla ve sürekli su içerek, hücre içi ve hücreler arası sıvılarda, kanımızda hatta idrarımızda olması gereken asidite miktarını korumaya çalışıyoruz.
    • Aslında su içmemizin temel nedeni, vücudumuzun asit:baz dengesini koruyarak yaşamımızın devamlılığını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

Tüm yaşamsal çabamız 7.4 ph değerini kanımız başta olmak üzere, hücre içi ve dışı sıvılarda sabit tutmaya çalışmaktır.

Yeterli ve sürekli su içmez isek vücudumuz asit havuzuna dönüşür. Sonrasında vücut kendini koruyabilmek ve asit:baz dengesini ayarlayabilmek için birçok düzenlemeler yapar. Bu düzenlemeler vücudun devamlılığını korumak adına yapılsa da sonuçları uzun dönemde bedene zarar verir.

Kanın ph’ını 7.4’te tutabilmek için, kanın belirli bir su miktarına ihtiyacı vardır. Kanın su oranı % 94’tür. Bu oranı sağlayabilmek için biz dışarıdan su takviyesi yapmazsak vücudumuz da takviyeyi iç ortamımızdaki denizlerden sağlar. Hücrelerin içinden ve dışından su çekmeye başlar. Ve dehidrasyon oluşur. Kronik hale gelen dehidrasyon, vücudumuza zarar vermeye başlar. Bu zararların en masumu ve başlangıç noktası ağrılardır. Eğer bu sinyalleri görmezden gelir, geçici çözümler ile örneğin ağrı kesici kullanımı ile ortadan kaldırmaya çalışırsak, uzun vadede biz zararlı çıkarız.

Vücudun asitleşmesi devam ettikçe oluşacak zararlar artar ve geri dönüşümsüz noktaya kadar gelir. Asitleşen hücre içi ve hücre dışındaki havuzlarda madde taşınması zorlaşır. Hücre içi ve dışı sıvılarda atık madde birikimi artar. Hücre solunum yapmak için yeterli oksijene ulaşamaz ve oluşan karbondioksidi hızlı bir şekilde hücreden uzaklaştıramaz hale gelir. Çünkü, hücre giriş – çıkış ortamı gereksiz atıklar ile dolmuştur.

Hücre, yaşamının devamlılığını sağlamak için farklı bir kimyasal ortam yaratarak değişime uğrar ve oksijensiz solunum yapmaya başlar.

Bu şekilde daha fazla asit üretimi gerçekleşir. Dediğim gibi dönüşümü olmayan noktaya doğru hızla yol alınmaya başlanmıştır. Bu durum ne kadar uzun sürerse tehlike o kadar artar. Hücrenin çekirdeğinde bozulmalar ve değişmeler gözlemlenir. Oksijensiz solunumu sürekli hale getiren hücrenin yolu kanserleşmeye kadar gidebilir.

Asit yükünün ve sonucunda oluşan oksijensiz solunumun kanserleşmeyi tetiklediği ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Hayal edelim; tek bir tuvaleti gün boyu yalnızca biz kullanalım ve suyu çekmeden temizliğini yapmadan çıkalım. Bunun sadece bir gün dahi devamlılığını sağlayabilmemiz çok zordur. Kaldı ki bu durumun günlerce, haftalarca, aylarca ve hatta yıllarca böyle devam ettiğini, tuvaletin temizliği için arada bir, birkaç bardak su döktüğümüzü düşünelim. Tabii tuvalete çay, kahve, ayran, süt, gazlı içecek dökmeyi de unutmayalım. Gözünüzün önüne gelen tabloyu hayal edin. Kokuyu düşünün ve başlayan çürümenin görüntüsünü gözünüzün önüne getirin. İşte bedenimizdeki hücrelerimize su içmeyerek yaptığımız tam da budur. Bedenimizdeki hücrelerimizi dolayısıyla vücudumuzu yavaş yavaş çürütüyor ve ağrılı, sızılı bir sürece doğru hızla sürüklüyoruz. Şimdi sıra kendi kendimizin şifacısı olmaya ve bu yolda ilk adımımızı atmaya geldi. Yani günlük olarak sağlıklı ve yerli miktarda suyumuzu, gerektiği zamanlarda ve gerektiği kadar içmeye. Sağlığımız için, kaliteli bir yaşam için bu küçük alışkanlığı kendimize kazandırmaya mecburuz. Çok kolay.

Sabah uyandığımızda yüzümüzü yıkadıktan sonra ilk işimiz su içmek olmalı. Mümkünse ılık ya da oda sıcaklığında ve taze su olmalı.

Taze su da ne demeyin. Plastik kaplarda beklememiş, içinde hava kabarcıkları oluşmamış sudan bahsediyorum. Plastik kaplarda ve damacanalarda bekleyen su teknik olarak ölmüş sudur. Bununla ilgili olarak da konuşacağız. İçeceğimiz miktar ilk anda bize bağlı. Aç karna içemiyorum, midem bulanıyor dersek; bir su bardağını yavaş yavaş içerek başlayabiliriz. Ama mutlaka bir yerden başlamalıyız. Zaman içinde de arttırmamız gerekecek. Çünkü, tüm gece boyunca çalışan vücudumuz bol miktarda atık biriktirmiştir. Sabah ilk yaptığımız idrarın rengi ve kokusu gün içindekilere göre farklıdır. Daha koyu renkli ve kokusu daha ağırdır.

Atıkların hızla uzaklaştırılması ve çalışması yavaşlamış bedenimizin, güne hazırlanıp metabolizmanın hızlandırılması için 150-200 ml kesinlikle yetmez. Bu miktarla başlayabiliriz, ama hızlı bir şekilde miktarı arttırmamız gerekir. Mevsimine ya da bir akşam önce yediğim yemeğin miktarına göre 600-800 ml arasında değişen miktarları her sabah mutlaka içerim. Bedeni güne en iyi şekilde hazırlayabilmek ve en verimli hale getirmek için ihtiyacı olan en basit, ulaşılabilir maddeyi sistemime katarım. Kısaca düşünelim. Kontağı çevirdiğinizde aracınızın motoruna yakıt gitmediğinde ne oluyorsa dolaşımı hızlandırmak için dolaşıma yeterli su eklenmezse aynı şey olur. Motor boğulur. Tek fark bizim araç çok akıllı ve dayanıklı olduğundan çalışmak için geri çekebildiği kadar suyu bulabildiği her ortamdan geri çeker.

Hücrenin içinden, hücrelerin arasından, bağırsaklardan, eklemlerdeki sıvılardan, beyin hücrelerinden aklınıza gelebilecek tüm ortamlardan suyu geri çeker ve dolaşıma katarak metabolizmanın hızlanması için kullanır. Çünkü dolaşımdaki su kaybının bir şekilde tolere edilmesi ve sistemin devam etmesi gerekmektedir. Biz de sersemlemiş, yorgun, başımızda ağırlıkla güne başlamaya çalışırız.

Zinde bir güne başlamak için içebildiğimiz kadar su içmeliyiz — taa ki idrarımızın rengi gazete okuma kıvamına gelene kadar. Yatmadan önce de mutlaka su içmeliyiz ki gece boyunca vücudumuzda temizlik devam etsin. Zaten sabah kalktığımızda dehidrate bir şekilde uyanacağız. 

Yani uyanınca bol su, yatmadan bir iki saat önce de bol su ve yatarken yine su içip yatmalıyız.

Gün içinde yudum yudum ya da daha iyisi bardak bardak su tüketmeliyiz. Yemek sırasında su ya da içeçek tüketmemeye özen göstermeliyiz. Yemeklerden yarım saat önce birkaç bardak su ve yemeklerden en az bir buçuk saat sonra yine birkaç bardak su içmeliyiz.

Günlük su ihtiyacımızı hesaplamak çok basit. Vücudumuzun her kilogramı başına 30 ml su içmeliyiz.

Eğer 70 kg ağırlığındaki bir kişi üzerinden hesabımızı yaparsak;

  • 70 kg x 30 ml = 2100 ml yani 2.1 litre o kişinin günlük minimum su ihtiyacıdır.
  • Ayrıca bu kişi gün içinde içtiği tüm sıvıların toplamı kadar suyun  miktarınıda minimum miktara ekleyerek içmelidir.
    • Yani çay, kahve, ayran, süt, gazlı içeceklerden ne kadar tükettiyse en az o kadar ve üstündeki miktardaki suyu gün içine uygun şekilde yayarak içmelidir.
    • Örneğin, 70 kg ağırlığındaki bu kişi 2100 + 500 ml (çay/kahve için) =2600 ml yani 2.6 lt ve onun üzerindeki miktardaki suyu gün içinde uygun şekilde tüketmelidir. 

Sağlıkla kalın, sağlık aşkına!

Yorum bırakın